Her gün ömür bankasındaki hesabımıza - kullanalım veya kullanmayalım kalan bakiyesi ertesi güne aktarılmayan - 24 saat yatar. Biz ne yaparsak yapalım, ya da hiç bir şey yapmayalım bu 24 saat bizden çıkacak, üstelik her gün rutin olarak...
Zamanı yönetmek, her anıyla zamanı kullanabilmektir. Zamanı kullanmaya başlamak ve harekete geçmek için doğru zaman veya yanlış zaman yoktur, her an vardır.
“Sabır erdemi” bazan hayatınızın en önemli zamanlarının katili olabilir, lütfen dikkat!
“Yanlış bir katlanma” ise, teslim olmanın ve boyun eğmenin ifadesi olur. Bu kaderci bir bakış açısıyla dünyada vakit geçirmenin ürünüdür ve bu bireylerin yaşamı, zaman öldürmekle geçer.
“Doğru yapılanmış” sabır şu öğeleri taşır:
Koşulları değiştirme çabası 
Kendi gücüne egemen olma 
Zamanı bir programa uygun olarak kullanma
Doğru sabır ile teslim olma arasındaki en önemli farklar da bunlardır.
Eğer:
Koşulları başkasının iradesi belirliyorsa
Egemen olan başkasının gücü ise
Zaman başkasının denetiminde akıp gidiyorsa söz konusu olan teslim olmadır, boyun eğmedir.
İster kişisel yaşamımızın özel konusu olsun, ister bir toplumun ya da devletin başka toplumlar ve devletlerle olan ilişkisinde olsun, doğru ölçüler  bunlar olmalıdır. 
Yaşamın akışına doğru yön verebilme niyetini taşımayan, değiştirme gücünü gösteremeyenler, elbette zamanı da yönetemez,  zamanı yönetme gücünden yoksun olunca da geriye başa gelenlere katlanmak için, kadere ya da kadersizliğe sığınmak kalır.
Akıl ve vicdan insanın birbirini tamamlaması gereken iki niteliğidir. Vicdansız akıl tehlikelidir, akılsız vicdan çaresiz. 
Onun için tarih boyunca bütün egemenler aklı bastırarak, vicdanı susturarak kitleleri istedikleri gibi yönetmişlerdir. Değişik bir deyişle zamanı kendi çıkarları doğrultunda toplum yararını gözetmeksizin yönetmişlerdir. Bunu da kitlelere inandırdıkları dogmaların gücü ve sonucunda da elde ettikleri itaatle gerçekleştirmişlerdir.
Dogmanın kaynağı inanç olabilir, gelenek olabilir, töre olabilir, herhangi bir öğreti olabilir. Sorgulamadan inanılan, eleştirilemeyen, tartışılamayan her şey dogmadır.
 
'Her gün ömür bankasın- daki hesabımıza kullanalım veya kullanmayalım bakiyesi ertesi güne aktarılmayan 24 saat yatar.'
 

İnsanın en büyük kazanımlarından biri “eleştirel akıl” dır. Eytişimsel ve tarihi maddeci bakış açısını bu yoldan geçerek edinmiştir insanlık. Bilim ve aklın rehberliğinde eleştirel bakış açısıyla bakmaktan vazgeçen veya sorulara böyle yaklaşamayan insanın aklı da işe yaramaz, vicdanı da. 
Ahlâk, aklın ve vicdanın ortak sonucudur. Akılsız olanın vicdanı ahlâklı olmaya yetmez. Vicdansız olanın aklı da ahlâka ulaşmaz. Yineleyecek olursak ahlâk, korkunun ürünü değil, akılla vicdanın ortak sonucudur.
İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştiriniz” sözünün arkasında yatan temelin; zamanı yönetme gücü olan nesiller yetiştiriniz anlamında olduğunu düşünüyorum. Ancak böylece özgür düşünce, özgür vicdan, özgür kültürle dogmaların esaretinden, sultanların vesayetinden, başkalarının ipoteğinden kurtulmuş nesiller için umut besleyebiliriz.
İnsan yetiştirmek -elbette  kendimizi de kast ediyorum- gerçek bir sanattır. Burada anlatılmak istenen ‘kendisinin, çevresinde olup bitenlerin farkında olan, kendisinde bu yaşananların sorumluluğunu duyan, yaşama kendi gücünü katabilen  insan’dır. “İnsanı yetiştirme sanatı” kendini yöneten ve yönlendiren insanı yetiştirme becerisidir. Tüm çabalarımızın bu sanata sahip olma yönünde olması gerektiğini düşünüyorum En büyük tehlike farkına varmadan bilim ve sanattan yoksun kalmaktır. Bilim aklın rehberidir, sanat da yaşamı bütünleştiren anlamdır. Bilimden yoksun kalan toplum kaçınılmaz olarak dogmaların tuzağına düşer. Sanattan yoksun kalan toplum da bütünleştirici anlamını yitirir.
Yaşamı değiştirmek mi?.. Yaşamla değişmek mi?... Yaşamı biz mi değiştiririz? Yoksa yaşam mı bizi değiştirir? Zamanı yönetebilirsek, biz yaşamı değiştiririz. Yönetemezsek yaşam bizi zamanın akışı içerisinde sürükler götürür.
 
'Ahlak; korkunun ürünü değil, akıl ile vicdanın ortak sonucudur.'
 
Zamanı yönetebilmek için; düzenleyicilik, yaratıcılık, ve uygulayıcılık  erdemlerini kazanabilmek gerekir. Bu erdemleri kazanabilmenin üç temel ilkesi olduğunu düşünüyorum. Dürüst olup nesnel bakabilmek, akıllı olup tasarlayıp plan yapabilmek, çalışkan olup uygulayabilmek. Bunları başarabilmek “son görü”lü olarak mümkün değildir.
Son görü, “sonradan görebilme” şu tutum ve davranışlara yol açar:  Olanlara şaşıp kalma, başkalarını suçlama, suçlu arama, nasıl ve nedeni araştırmama, oralı olmama, kendi sorumluluğunu kabul etmeme, inkar etme, olayları doğa dışı güçlere bağlama, doğa dışı güçlere sığınma, onlardan medet umma, yaşadıklarından öğrenmeme, yaşayacaklarını kader sayma. İşte “son görü” tutumunun yol açtığı sonuçlar bunlardır.
Akılcı, uygar aşamaya ulaşamamış kültür toplumlarının ve insanlarının tutumları, davranışları da böyle olacaktır.
Oysa;
Öngörü, “önceden görebilme”: 
Bir şeyin nasıl olabileceğini düşünme, “ne” yi, “nasıl”ı, “neden”i merak etme ve araştırma, “Ne” ile bilimi, “Nasıl” ile tekniği, “Neden” ile felsefeyi bulma, Olasılıkları araştırma, seçenek oluşturma, deney yapma, kanıtla açıklamayı bularak bilimsel düşünceye ulaşma. Plan program yaparak geleceği denetleme gücü kazanma. Zamanı yönetebilme, önlem alma, önlemleri ölçme, değerlendirme. Yaşadıklarından öğrenerek yaşayacaklarını anlayabilme. Vardığı sonuçları toplumla paylaşabilme gücünü kazandırır.
İnsan toplumsal varlıktır ve bir toplulukla ortak bir ülküye katılan ve bu ülküyü gerçekleştirmeye çalışandır. Sosyal bir varlık olan insan, çevresiyle de ilişki içindedir, bu ilişkide toplumun yüce amaçları hedeflenir ve gerçekleştirilmeye çalışılır. Bu insanın “ben” olarak kendisinden çıkıp “biz” olarak hedefe doğru yürümesidir. Bu nedenledir ki  her insan, başka insanların yarattığı ortamın üyesidir.
Yetkinlik  yolunda ilerleyen insanın bu işteki başarısı, ancak nesnel koşullarda oluşan bir bilince sahip olması ve zamanı yönetme gücü ile doğru orantılıdır.